Düşünsel

Ben düşündükçe var dünya; ben yok o da yok.

Ömer Hayyam

Bazı anlarım vardır: kendimle baş başa kalmaya korktuğum. Çünkü düşüncelerim var, baştan ayağa düşman kesilmişçesine saldıran. Bir de durmaksızın onlara destek veren zihnim. Hoş, ikili oynadığı da oluyor kendisinin. Sanki iki farklı karakteri barındırıyor, tek bedende. Birinin yüzü dönük aydınlığa, umut dolu bakışlara sahip ve de hayat dolu; bir diğeri de ona karşı gibi ama değil. Korumacı davranıyor aslında, hazırlamak istiyor kendini her duruma karşı. Ama her koruyucu davranışın zarara uğratmadığını anlamıyor, bir çocuğun ısrarı ve üstünde.

Çocuk dediğime bakma sen, unutmamaya çalışıyor çocuk olmayı. O saflığı, masumiyeti… Dünyadan bir haber ama kendi evreninde “tanrı”yı oynuyor, bilmezliğiyle. Şimdi düşündüm de benim mi onu korumam gerekiyor? Sonuçta çocuk olan o, ilgiyi ve sevgiyi eksik etmemek lazım ama bu kadar karşıyken bana, kendimi sevmeme neden engel oluyor? Ben de istemem saflığını ve masumiyetini kaybetmesini ama bunlar bizi olgunlaştırmıyor mu? Sürdüğümüz yaşantılarımızda bunlar ölmedi mi? Acılar daha acı, sevinçler daha eksik olmadı mı?

Dertler deryasında kendimizin büyüklüğünü unuttuğumuz gibi karıncalara da dönmedik mi? Kendimizden on kat şeyleri taşıdık sırtlarımızda yıllarca, bir yandan devam ediyoruz sırtlamaya. On bir kat ile karşılaştığım da oldu. Taşıdın mı, diye sorarsan eğer hayır, ezildim. Sanırım bir yüke ağır demek, onu yine de taşıyabileceğimiz anlamına gelmiyor. Onun dışındakiler bir “filin” bile üstesinden gelemeyeceği olanlardır.

Ama öğreten bir yanı var ya şu hayatın, ben ona şaşıyorum. Yani, sana acı çektirip gözyaşı döktürürken kendisi olup biteni “ders” niyetine keyifle izliyor. Bir de üstüne üstlük iyi ağladın, dercesine ödül veriyor: güçlükle geçineceğin bir mutluluk, iki gülüş, üç heyecan derken fazla geliyor hesabına. Almasını da biliyor, alçak. Ama kime, neyi ispatlıyoruz, işte onu bilmiyorum. Bunca macera toprağın altında çürüyerek yitiyor. Tanıştığın son insanın da aynı kaderi paylaşmasıyla yok oluşun tadını alıyorsun.

Bazı insanlar için düşünmek, hayattaki en zor şeydir.

Martin Luther

Ürkütücü bir yandan da hayatını düşünmek. Hemen birkaç kusur bulabilirsin, sadece düşün. Bırak saldırsın zihninin askerleri. Karşı koyma zaten zayıfsın. Bak geldi bile: şurada hata mı yaptım, onu dememeliydim, hayatımı nasıl da mahvettim, acaba o seçenek daha mı iyiydi? Karşı koymamak sanırım hiç bu kadar iyi gelmemişti. Çünkü en ağır toplarınla saldıracaksın kendine, acımasızlığımız en çok kendimizedir. Bir taraftan biliyorsun, diğer seçeneklerin de ayrı sorunları getireceğini ve bu seferde yaşadığın hayatın doğru olduğunu düşüneceksin. Çok gülüyorum buna, aptalmışız gibime geliyor. Alınma lütfen.

Sahi, neyin doğru neyin yanlış olduğunu nasıl biliyoruz? Ne normal ne anormal; hangisi gerçek hangisi yalan? Var mı belli bir ölçüt bütün bunlara? Yoksa hepimiz çevremizde gördüklerimizi mi doğru, gerçek ve normal olarak algılıyoruz? Bu yüzden mi bunca kavgaya sebebiyet veriyoruz, kendimizle ve de insanlarımızla? Yani bir konu hakkında tüm dünya olarak aynı fikirde olduğumuz bir normalimiz var mı? Hatta şunu da sorayım, bu onu gerçekten normal yapar mı? Hayır demek istiyorum ama bambaşka savaşlara yol açacak çokça şey barındırıyor içinde. Korkaklık edip cevaplamayacağım. Bu korkaklık olur mu?

İnsanı mutsuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki düşüncelerdir.

Montaigne

Bak ne aklıma geldi? Bu da çok komik, yani bence komik. Bir başkasına akıl verirken, yanlış anlama bilmişliğimizden değil destek olmaktan bahsediyorum, dünyanın en bilge insanı gibi triplere girmemiz çok özel değil mi? Ve asla aynı şeyleri kendimize söylemememiz, üstelik bu söylediklerimize aslında ihtiyacımız olduğunu ama asla yap(a)madığımız… Ama bir başkasının bizim öğütlerimizle tüm o sorunlarından kurtulup, yeni sorunlara yer açtığını görünce kendimize çaktırmadan afallamamız… Kahkaha atıyorum şu anda buna. Asla kendime hayrım yok, asla.

Bir de şundan çok şikâyetçiyim; bak yeri gelmişken öğüt veriyorum ama sana, kesinlikle bu satırları yazan bana değil. Sürekli ama sürekli hiç gerçekleşmemiş ve muhtemelen gerçekleşmeyecek senaryoları kafamda kurup kendimi üzmem hatta ağlamam, yeri geldiğinde kahkahadan yerlere yatmam… Acınası görünebilir belki ama ciddi de bir yandan. Üstelik elimde olan bir şey de değil, bir anda başlıyor her şey. Diyorum ya hazır, atakta bekliyor ve yerini bulduğu an cepheden çıkıp koşuyor var gücüyle zihnimin kıvrımlarına. Şerefsizler. Üstelik bu senaryolarda konu konuyu açıyor, bambaşka yerlere sürüklüyor beni. En sonunda kendi kendimi teselli ederken bulup ben ne yapıyorum ya, söylemleri ile devam ediyorum yaşantıma.

Günün sonuna doğru şu anki ve geçmişteki arkadaşlık ilişkilerim aklıma geliyor. Güzel anılar da var, bir değeri olmayan da. Şu an sahip olduklarıma güller veresim geliyor, diğerlerine gülün dikenleri dahi yakışmıyor. Bunlar da gelince üst üste sıra birkaç yıl önce yaşadığım sözüm ona utanç anılarım ziyaret ediyor. Bir de öyle canlılar ki hiçbir detayı atlamadan hepsini tekrar yaşatıyorlar bana. Son olarak da kendinden nefret ediş ile gözlerimi kapatıyorum. Yeni döngüye girmek için birkaç saat dinleniyorum. Neyse ki bu düşünsel burada sona eriyor, biraz dinlenelim ha, ne dersin?

Naçizane.

Reklam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s